
Altını Çizdiklerim;
*Sosyal değişmede sebep-sonuç ilişkisi önemlidir bu ilişki fıkha da yansır. Genel kural malumdur: Sebep ortadan kalkınca sonuç da kalkar.
*Kültür, bir manada gelenek ve sosyal veraset demek olup, sosyal veraseti reddetmek mümkün değildir.
*İslam aynı zamanda toplumsal değer yüklenmiş olan ve ma’ruf kavramıyla da ifade edilen gelenekleri reddetmemiştir. Sünnet gelenek karşılığıdır.
*İslam ilahi bir terbiye kanunudur. Terbiyede ise tedricilik esastır.
*İlkelerin bir bütün olarak değil de teker teker ve birbirinden habersizmiş gibi ele alınışı, gayeye götürecek vesile ve yolların gaye yerine geçirilmesi, bazen içtihatların isabetsiz oluşu, nass bulunmadığı halde varmış gibi hareket edilmesi, Arap örfüne din ve hatta evrensellik niteliği verilmeye kalkılması, din ve sosyal değişme arasındaki ahengi bozmuştur.
*Tekamül kavramı daha anlaşılabilir kavramdır. Ağır, emin, tabiattan gelen ilkelere uygun bir gelişme şeklidir.
*Sanayileşme ve kapitalizm, yalnız dini hayatı değil, spor, müzik, dans gibi dinimsi hayatı da dünyevileştirmiş, yani ticarileştirmiştir.
*Hak ve batıl, doğru ve yanlış, çoğunluk işi, yani sayı işi değildir ve bunlarla bilinmez.
*Tevhid, kesreti vahdete (çokluğu birliğe) dönüştürmektedir. Çokluk, terbiye edilmeden, olduğu gibi tevhidin tepesinde yer alamaz. İslamda inanç şöyledir: Allahın bir oluşundan herşeyin birliğine gidilir.
*İslam siyaseti ve devlet anlayışı, eğer toplumu hiç hesaba katmayan dogmatik bir tarza sahip olsaydı, diğer din ve inanç mensuplarına bir hürriyet hakkı tanımamış olurdu ki tarihi tecrübe bunun aksidir. “Mevcudiyetinin sebebi, kendi hayat anlayışını yaymak ve galip getirmek olmasına rağmen İslam, diğer mütekamil dinlerin mensuplarına inanç hürriyeti tanımış, onları tebaa ve vatandaş olarak kabul etmiştir. Yahudi, Hıristiyan, Sabii ve Mecusilere tanınan bu haklar, daha sonra Berberlere, Budist ve Brahmanistlere de teşmil edilmiştir. Putatapıcılar ve tanrıtanımazlar da bundan istifade etmişlerdir. Arap yarımadasında müslüman olan kabilelerin putperest akrabaları ile barış içinde yaşadıklarını biliyoruz.
*Bir devlet şekli, İslami esaslarla herhangi bir usulle birleşebilir. İslam, yeryüzünde devlet kavramını ve siyaset olgusunu icat eden bir din değildir. O tebliğ edildiği zaman dünyada binlerce yıldır şu veya bu biçimde devletler mevcuttu. Bunlar arasında büyük devletler ve medeni toplumlar vardı. İslam bu geleneklerden, kendi ilkelerine bir yol bulmak ve bunu ön plana atmak istemiştir. Hükümet etmenin dış şekline önem vermeye pek yanaşmamış görünüyor. Haklı olarak denir ki “eğer insanın iki cihandaki mutluluğu, göz önüne alınmış ve ilahi kanun tatbik edilmiş ise, İslam tatmin edilmiştir. Said Halim Paşa’nın dediği gibi, her toplumun siyasi yöntemi, kendi siyasi tekamülüne hizmet etmek içindir ve kendi sosyal tecrübe ve yönteminden doğmuştur. Devlet ne kadar önemli olursa olsun, “din nazarında gaye olmayıp, esas gayeye varmak için bir vasıtadır. Zulüm, adaletsizlik, denetimsizlik olmadıkça, halkın islam terbiyesi gerçekleştiği, mutluluğu görüldüğü sürece, devletin biçimi birici derecede yer almamıştır. İslamın bizden istediği anlayış, devletin şartlara, zamana ve halkın tercihine bağlı olduğudur. Bunun işaretlerini vermiştir. Önemli olan adalet, ehliyet ve halkın refahıdır.
*İslam “Hak” ve “Doğru” olandan başka hiçbir şeyi mutlak alana çekmiyor.
*Bir sosyal müessese, diğer sosyal müesseselerle ve sosyal hayatla birlikte tekamül eder veya bozulur.
*İktisatta İslamın orta yolu “cimri olmama” ve “israf etmeme” ile sembolleşmiştir.
*Orta yol (vasat ümmet) veya denge, İslamın iktisat zihniyetini belirleyebilir. Orta yolun iktisatta geçerliliği dünya ve ahiret, dünya ve din dengesine bağlıdır.
*“Servet belirli ellerde toplanmasın” diyen İslam’ın iktisat anlayışı, aynı zamanda refahı gerekli gereksiz arttırıp gitmenin de refahı sağlamakta bir rolü olmadığı şeklinde yorumlanabillir ve kapitalizmin antisosyalliği üzerinde durulabilir.
*Kapitalizmde hem ticaret, hem faiz meşrudur. Komünizmde ticaret de faiz de yasaktır. İslam ikisini ayırır ve ticareti helal, faizi haram sayar.
*“Şehirli, köylünün hesabına malını satmamalıdır. (Simsarlı yapmamalıdır.)
*Zekatın verilebileceği 8 kategori belirlenmiştir. 1-Fukara, 2-Mesakin, 3-Amilin, 4-Müellefetül-kulub, 5-Rıkab, 6-Gamirin, 7-Fi-sebilillah, 8-İbnu’s-sebil Bu deyimlerin genel anlamı, ihtiyaç içinde olanlaar, kazanılması gerekenler ve muhtaç görevlilerdir.
*Kur’anda taat, iyilik ve takva “yardım” esasıyla beraber zikredilmektedir.
*Dikkatimizi çeken bir husus “Allahın tevbeleri kabul etmesi ve sadakaları (yardımı) alması” tabiridir. Doğru yolda harcamak, yardım etmek, muhtaçlara vermek, bunlar Allaha vermek şeklinde telakki edilmektedir.
*Hz. Yusuf’un Mısır Melikine, bolluk yıllarında kıtlık yılları için stok yapma tavsiyesini biliriz. Şüphesiz bir kısım fertlerin korunmasına matuf stok ile toplumun bütününü korumaya tahsis edilmiş stok aynı şey değildir.
*Sahip olma duygusunu reddetmez, fakat onu azgınlaştırmamayı ister. Yarışa ve rekabete yer vermekle beraber, azgınlaştırmaz ve ferdi hedeften çok, ictimai hedefi tercih eder. Gösteriş tüketimine karşıdır.
*Hz. Nuh’un karısı ve oğlu, Hz. Lut’un karısı inanmamıştır. Hz. Peygamber’in bazı amca ve yakınları da böyledir. Firavun’un karısı Asiye ise bunun tam tersi bir örnektir. Hz. Musa’ya inanmıştır. Bu olaylar, soy sopun bir maneviyata girişte kesin bir rolü olmadığını göstermektedir.
*Dünya ve ahiret için, ferdin ve toplumun huzur ve mutluluğu için, bazı özellikler, İslamda öne çıkarılmıştır. “Onlar bollukta ve darlıkta sarfederler, Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler, Allah iyilik yapanları sever”. “Onlar kötü bir şey yaptıklarında Allahı anarlar, bağışlanma dilerler, Yaptıklarına bile bile direnmezler”
*İslamda “inanmak ve iyi işler yapmak” formülü önemlidir.
*Hoşgörüye ait Hz. Peygamber’in şahsından başlayarak, sayısız örnek vardır. Erişilmesi zor bir örneği de Kur’an vermiştir. Hz. Peygamber’in eşi Aişe’ye iftira edenlerden birine (misteh) Hz. Ebubekir’in vermekte olduğu maaşı kesmesini önleyen ayet –Nur;22, İslamdaki hoşgörünün hangi sınırlara vardığını göstermektedir.
*Dini kabul ettirmek için zorlama yoktur, ama adaleti kabul ettirmek için zorlama vardır. “Takvaya en yakın olan şeyin adalet” olduğunu beyan eden Kur’an, adalet üzerinde çok durur.
*Topluma sırf hukuk gözüyle baktığımızda, insan fiillerinin maslahat (ihtiyaçlar, önemli işler, önemli emirler) ve mefsedet (bozgunculuk) diye ayrıldığını görürüz. Mefsedette ihtiyaç kavramı olmadığı gibi, toplumun zararı söz konusudur.
*Örf herkesçe bilinen, adet alışılmış olana ait norm ve değerlerdir, yani kurallardır. “Örf ve adet, halkın yaptığı hukuktur”, Adet, akılla ilgisi olmaksızın tekrar edilen işler gibi görünüyor. Örf ise akılla desteklenen ve şöhret bulup kabul edilmiş şeydir.
*Din-dünya dengesinde, daha çok ferdin inancı çercevesinde izaha çalıştığımız beşeri dram, sosyolojik alanda ilginç gidişlere sahne olabilmiştir. Yüksek dinler ile dünyevi zenginleşme arasında bir çelişme, daha doğrusu bir diyalektik yaşanabilmiştir. Weber, bu diyalektiği dile getirdi. Din tutumluluk ve çalışkanlık üretir. Bunlar zenginliğe yol açmıştır. Zenginlik artınca dinin muhtevası aynı ölçüde azalmıştır. Çünkü gurur, ihtiras, dünya sevgisi artmıştır. Dinin şekli olduğu gibi kalmıi ruhu yavaş yavaş kaybolmuştur.
*Göçebe topluluklardan yerleşik düzene geçtikçe toprak önem kazanmıştır. Millet dönemi coğrafyanın vatanlaştığı dönemdir.
*Irk kana, kavim dil ve örfe, millet kültüre, ümmet dine dayanır.
*Kur’an’ın kullandığı iki kavramdan, millet ve kavim kavramlarından millet, daima dini manayı de içine alan bir toplumu ifade etmiştir. Kavim ise din bahis konusu olmadan yaygın bir soy, dil ve örf topluluğunu ifade etmektedir.
*Bilindiği gibi kavim, etnik özelliklerin, millet, kültürel özelliklerin söz konusu edildiği toplum tipleridir. Ümmet ise bunlarla çatışma içinde olmayan, ama dini özelliklerin öne çıktığı toplumdur.
*Kur’an’da insan için “Allah’ın halifesi” ve “kul” , gerçekte bir çelişki ifade etmez. İnsan, dünya söz konusu olduğu zaman “Halife”, din söz konusu olunca “Kul” dur.
*Kafir, hakikatı örten, gizleyen demektir. Küfür, karanlıkta kalmak, bir şeyin üzerini örtmek, nimeti inkar etmek, vahdaniyeti ve peygamberliği inkar etmek demektir.
*Bağımsız ve birbirini destekleyen topluluk manasındaki usbe, Kur’an’da ekip, elebaşısı olan bir gürüh istikametinde kullanılmıştır. Kur’an’da Yusuf’a kötülük planlayan kardeşleri için de usbe kavramı kullanılmıştır. Usbe, bazı gayelere erişmek üzere karşılıklı tesir ilişkilerinin geçerli olduğu, sosya grup veya gürüh kavramı içine girer ki bunlar genellikle, sosyolojinin tanımladığı, ortak menfaat gruplarıdır.
*Fie, birbiriyle açıkça yardımlaşan topluluk demektir.
*Sülle, Kur’an’da topluluk manasına gelecek şekilde kullanılmıştır.
*Kavim kelimesinin geçtiği ayetlerin büyük çoğunluğu, kavmi, “kimseler” manasında vermiştir. Likavmin yukinün (inanan kimseler), likavmin ya’kılün (akleden kimseler), likavmin ya’lemun (bilen kimseler) gibi.
*Abbasilerde sosyal yapının üç kısma ayrıldığını görürüz: Havas, havasa tabi olan sınıflar, avam. Havas, halife, bunun akraba ve taallukatı hükümet adamları, bilginlerden müteşekkildir. Havasa tabi olan sınıflar, askerler, a’yan (muhtaslar, dostlar, zahirler), mevali (azatlılar) hizmet sınıfları (köleler, esir ve cariyeler) dir. Avam ise değişik kavimlerden, çok sayıda sınıf ve derecelerdir.
*Sübjektif din, dinin özü ve ruhu, fertlerde yaşayan, derinleşebilen köküdür. Objektif din, dinin şekli ve adeta nesnelleşmesi, müesseseleşmesi, adet ve gelenekselleşmesidir.
*Nefsi emmare, hayati kanunlara tabi nefistir. Nefsi levvame, çatışmayı yaşamaya başlayan ve yukarı çıkmak isteyen nefstir. “Kendini kınayan nefse yemin ederim ki” –Kıyamet-2, Kendi kendini kınamak, yani pişmanlık duymak, dramın ve yukarı tırmanışın işaretidir. Nihayet çatışma mutmainneye dönebilir ve huzur içinde bir ruh seviyesine çıkabilir. “Ey mutmanin olmuş nefs, sen O’ndan razı, O senden razı olarak Rabbine dön”-Fecr-27-28. Çatışmanın neticesi ve nedamet duygularının işareti, tevbe etmektir ki İslam’da önemli yer tutar.
*İslamda toplum, ilk planda düzen ve disiplin isteyen bir varlıktır. Bunu bozan hususlar toplumun tabiatına da aykırı düşer ve her ne cins ve şekilde olursa olsun kınanır ve yasaklanır.
*İslami sosyolojinin temek kaynakları üçtür; Tabiat, Tarih ve sosyal olaylar, Kur’an ve sünnet.
Analoji: Benzeşim, bilinen benzerliklerden bilinmeyenleri çıkarma yolunda örneklemeye dayanan akılcı tutum.
Hümanizm: İnsancılık felsefesi. İnsanlık (hümanite) ve insanseverlik (filantroponizm) ile karıştırılmamalıdır. hümanizm, insanı tanrı yerine koyan, insandan başka bir üstünlük ve üstün varlık tanımayan, insan merkezci bir görüştür.
Hanif: tertemiz yaradılışlı. tevhid dinine sımsıkı bağlı. Hz. İbrahim’in geleneğini devam ettiren.
İnteraksiyon: İki olay, iki şahıs arasında karşılıklı etki. Karşılıklı etkileşim. Karşılıklı bağımlılık. İnsanlararası karşılıklı zihni ve davranışa ait alışveriş, etkileşim.
Muin: yardım eden
Ukba: Öteki dünya, Ahiret.
Şibh din: Dinimsi, din benzeri. Modern zamanda futbol takımı tutkuları, pop müziği tutkusu, bazı sanat veya sanatkara yönelmiş tutkular.
Thomas Hobbes: 1588-1679, Toplumu “himaye tedbiri” ilkesi ile açıklayan ingiliz filozofu. Mekanik bir maddecilik taraftarıdır. Arzu ve korku tarafından tabii olarak hareket eden bir varlık olarak insan üzerinde durdu. Hobbes’e göre insan insana zarar verir. “İnsan insanın kurdudur”. Toplum halinde yaşamak için insan, devleti, düzeni hakim kılan mutlak ve en yüze bir çıkar uğruna haklarından vazgeçmeye mecburdur. Leviathan önemli eseridir.
Rousseau, Jean Jack: 1712-1778, Fransız filozof. Varlığı bir külli kudretin yarattığına inanır. fakat peygamberlik ve din müessesine inanmaz. İnsanı, tabiata en yakın vaziyette ele alır, bunu savunur, Hakikatı tabiatta ve kendimizde arar. Toplumu bir sosyal anlaşma gibi görür, fakat bir bozulma kabul eder. İnsanların mutsuzluğu ve kötülükler, dil ve siyaset yüzündendir. İnsanlar arası uyumun, ferdi ve sosyla hayatın ahlak ilkelerinin bir açıklamasını, bunlar arasında bozulmuş bir toplumun temel tenkitlerini yapar.